Heirloom, eski usul yetiştiricilik

70’li yıllardan itibaren üreticilerin terk etmeye zorlandığı eski usul tarım ve hayvancılık üretim metotlarının yerini günümüzde artık sadece yeni usuller aldı. Bitki ve hayvan türleri bile artık farklı. Yeni ürünler insan sağlığı için eskisi gibi faydalı değil. Hatta zararları çok.

Heirloom sözcüğünün sözlük anlamı nesilden nesile korunarak elde tutulan anlamındadır. ABD’de başlayan bitkilere ve hayvanlara dayalı yeni bir ticaret akımında ise Heirloom eski usul, kapitalizmde yeri ve değeri olmayan anlamında bir terim olarak kullanılıyor.

Eski domatesler

Gelişmiş batı ülkelerinde seri üretimlerle üzerinden kolayca para kazanılan ticari hibrit bitki ve hayvan türlerine alternatif, çok daha lezzetli, çok daha güzel, çok eskiden rağbette olan türlerin yetiştiriciliği ve ticareti son 10 yılda git gide yaygınlaşarak yapılmaktadır. Tarım, hayvancılık ve süs bitkileri alanında eski türler özel olarak yetiştirilir, ticareti yapılır. Biraz organik yetiştiricilik gibi. Ama ondan farkı, canlı türlerinin eski orijinal türlerden olmasıdır.

ABD’de Heirloom denince ilk akla gelen şey kocaman, ince derili, mis kokulu, çok lezzetli, yüksek kaliteli domateslerdir. Eskiden yetiştirilen domatesler kokusuyla, lezzetiyle bambaşka en üstün niteliklere sahip idiler. Şimdi yeni nesillerimizin domates sandığı şeylerin eski gerçek domateslerle lezzet ve aroma açısından hiç benzerliği yok.

Örnek 1- Mesela şimdi Türkiye’de kasaplarda marketlerde satılan tüm tavuk etleri kimyasallı-hormonlu yemlerle birkaç haftada devleştirilmeye uygun hibrit tavuk civcivleridir. 40 – 50 gün arasında kimyasallı yemlerle devleştirilmiş civciv etleri.. tavuk değildir piliç değildir. Bildiğimiz yumurta kadar civcivlerin devleştirilmişidir. Doğal olarak hiçbir şekilde mümkün olmayan bu süratli devleşmede tavuk ırklarının yeri sadece ve sadece kaslanma özelliğinden ibarettir. Süratle devleşmeleri ise kesinlikle hormonlu ve ilaçlı yemlerden kaynaklanır. Aynı civcivlerin normal usullerle beslenmelerinde o kadar gelişebilmeleri ancak 4-5 ayda mümkün olabilir.

İşte kapitalizmin bu dehşetli insanlık ayıbı usulünden tiksinenler için eski usulde, doğal yemlerle ve eski etlik tavuk ırklarını kullanarak tavuk yetiştiriciliği yapılması batı ülkelerinde az ama çok makbul. Bizde henüz yok.

Örnek 2-Şimdi ticari yönden tutulan domatesler kalın kabuklu, nakliyelerde ezilmeyen, uzun süre saklamaya dayanıklı hibritlerdir. Ama eskiden (70’li yıllara kadar) domatesler kocaman, ince derili, mis kokulu, içi kof olmayan, etli, çok lezzetli, muhteşem aromalı yüksek kaliteli domateslerdi. Şimdi onlardan kim hâlâ özel olarak yetiştiriyorsa bu da heirlooom tarzı bir yetiştiriciliktir.

Örnek 3- Çiçekçilerde neredeyse hiç rastlamadığımız ama ninelerimizden tanıdığımız paşa çadırı, ağaç begonyaları, devetabanı, ıtır vb. kapitalist firmaların seri üretimini yapmadığı, halk arasında elden ele dolaşan süs bitkilerine de ABD’de ‘Heirloom plants’denir. Hem süs bitkilerinden, hem eskiden yaygın olan domates vb. yemelik bitkilerden sevilen türlere.

Türkiye’de ‘Heirloom’ tarzı gibi, eski usul, eskiden beri devam eden üretim – ticaret bir iki sebze türü üzerinden hâlâ devam ediyor. En çok yerel, yöresel olarak. Etlik tavukçuluk sektörümüz ise ne yazık ki tamamıyla kapitalistlerin civciv devleştirme sektörü haline geldi.

Yeni usullerin hiç mi iyi yönü yok? Elbette vardır. Mesela eskiden çiçeği için yetiştirilen süs bitkilerinin çoğu uzun boylu olurdu. Şimdi bodur kültivarları var. Bunlar kısa boylu olup üstelik farklı iklim şartlarına da daha uyumlular. Kompakt gelişimleri sayesinde küçük bahçelere ve balkon saksılarına gayet uygunlar.

Halk için bundan başka iyi yönü yok gibi. Ama büyük baş kapitalistler, holding sahipleri ve tüccarlar için iyi yönler çok. Mesela sert kabuklu, sert yapılı domatesler hem nakliyede kolaylık sağlar hem depolarda ve satış yerlerinde bekleme ömürleri uzundur. Sığır-dana ve civciv etleri üreticilerine de kısa zamanda bolca et üretimi sağlayan özel ilaçlı yemler var. Pek çok şey sayılabilir. Hiçbiri insan sağlığı için düşünülmemiştir. Sırf kapitalist çağın gerektirdiği üretimde olağan üstü hız, en düşük maliyet, en ucuz iş gücü, kolay para, çabuk ve süratli ciro.. bunlar düşünülüyor.

Yazar: Erdal Yüksel

Kategori: Endüstri Bitkileri, Meyve-Yemiş, Sebze - Bostan, Üretim / Çoğaltma

Etiketler:


'Heirloom, eski usul yetiştiricilik' hakkında sorular, açıklamalar

  1. Oktay Erdem, İstanbul dedi ki:

    Kırmızı et ve beyaz et malesef özellikle istanbul da hiç mi hiç lezzetli değil. balık deseniz onun durumu da karışık. Doğadan elde edilen hayvansal protein kaynakları yazınızda bahsettiğiniz kapitalist sistemde maalesef bilinçli olarak evrimleştirilmektedir. Bu hususta okuduğum bir çok kitapta hep yeni sistemin güzellikleri anlatılırken, deli dana , kuş gribi gibi, domuz gribi gibi hastalıkların nerelerden çıktığının anlatılmasını bırakın bu hastalıklar yok sayılıyor. Örneğin deli dana hastalığı bazı kaynaklarda daha yüzlerce kişiyi öldürmeden önce bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar SPONSORSUZ bilim adamları tarafından yazıldı anlatılmaya çalışıldı lakin bu adamlar üniversiteleri tarafından sürgünlere ve yaptırımlara maruz kaldılar. Küçük bir örnek ile açıklamak daha iyi olur kanaatindeyim. Örneğin inekleri ele alalım; ineklerin mideleri bazik ortamdır (normalde) insanlarınki ise asidik ortam. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar ineklerin bünyelerinde salmonella (deli dana) (BSE) bakterileri zaten mevcuttu ve bunlar SADECE bazik ortamda (ineğin midesinde vs) yaşayabiliyorlardı. Yani inekten sağılan sütün kaynatılmasının zorunlu olmadığı yıllardan bahsediyorum. Kaynatmak gerekmiyordu çünkü bazik ortamdan asit ortama gelen bu mikropların insanın asit ortam olan midesinde yaşama şansları hiç yoktu. Lakin ne zaman ki gözünü para ve iktidar hırsı bürümüş büyük patronların talimatlarıyla ineklerin beslenmesi (12 ay ve 5 misli fazla süt alma vaatleriyle), yiyeceklerine çimento tozu katılmasına varana kadar değiştirildi işte o zaman ineklerin midesi zamanla önce nötr ortama sonrada asit ortama dönüştü. Ortalama ömrü 20 yıl olan ve maksimum 8 ay lohusalık döneminde süt veren inekler de 12 ay süt vermeye başladılar. Sentetik besinlerle adeta yavaş yavaş zehirlendiler. çok geçmeden güneş ışığını ceza evindeki mahkumlar kadar bile göremeyen ineklerin ömrü 4-5 yıla düştü. Haliyle çok sık hastalanan talihsiz ineklere çeşit çeşit antibiyotikler kullanıldı. Bu esnada İlaç piyasası baronlarının cepleri dolarken, biraz önce bahsettiğimiz salmonella gibi bazik ortamda yaşayan bakteriler de boş durmayıp ineklerin mideleri ile birlikte evrim geçirdiler ve asit ortamda (yeni inek midesi ortamında) yaşamaya devam ettiler. İnsanlar da bu arada inek sütünü kaynatmadan içilmeyeceğini öğrenmekteydiler.. çünkü artık salmonella asit ortamda (insan midesinde de) yaşayabiliyor ve insanları hasta ediyordu. Hayvanlar hastalandığında ise kullanılan antibiyotiklerden kurtulan birkaç güçlü salmonella bu asit ortamda bir de bu antibiyotiklere direnç kazandılar. İneklere uygulanan antibiyotikler ise ne tesadüf ki insanlara kullanılan antibiyotiklerle aynı türevdeki antibiyotiklerdi. Neticede süper mikro organizmalar çıktı ve buna da “deli dana” diye isim takıldı. Ne hikmetse bilinen antibiyotiklere dirençli olan bu bakterilerin ciddiye alınması için yüzlerce insan ve hayvan öldü. Acaba bu danalar kendi kendine mi delirdi? yoksa birileri önce hasta et sonra iyileştir politikasını benimseyip bu hastalığın ortaya çıkacağını bile bile (sürülen bilim adamlarını 70 yıl önce bunların böyle olacağını söylemişken) mi bu danaları delirtti? Aynı zamanlarda ne tesadüf ki amerikada 1950’li yıllarda pastörizasyon yasası çıktı ve pastorize olmayan süt üretimi satışı yasaklandı. Pastörizasyon tesislerinin kurulması çok pahalı olduğu için (küçük çiftçinin kuramaması ve tekelleştirmek için bilinçli olarak pahalı o dönemde) 4000 adet aile çiftliğinden geriye 300 adet büyük pastörizasyon tesisi kaldı. Ve böylece artık kimse doğal süt satışı yapamamaya başladı. mandıralar tek tek kapatıldı. Yapılan deneylerde kendi annesinin sütü pastörize edilip verilen buzağlar %85e varan oranlarda ilk 6 ay içerisinde ölseler de artık bir kere pastörizasyon yasası insanlık menfaatine çıkarılmış, yatırımlar yapılmıştı. Tabii bu durum ülkemize yansımakta gecikmedi. Kısacası bu düzende gıda ve ilaç sektörü aynı para ve iktidar sahibi baronların elindedir. Maalesef biz de ineklerle birlikte evrim geçiriyoruz. Bu evrim tamamlandığında doğal ürünlerden yiyen insanlar sanırım bu ürünleri sindiremez hale gelecekler. Çok yakında kansere de çare bulunur; önce herkes kanser olur, sonra itina ile iyileştirilir. Bir de bu arada bitkilere el atalım dediler amerikalılar.. GDO diye bir şey çıkarttılar. Avrupa ülkeleri tehlikenin hemen farkına vardı, GDO’lu ürünlerin ülkelerine girmesine adeta ambargo uyguladılar ancak amerika ve canada dünya ticaret mahkemesine avrupa ülkelerine çok yüklü miktarda tazminat davası açınca geri adım atmak zorunda kaldılar. Üzerine yazılması şartı ile GDO’lu ürünlerin ithalatına izin verdiler. tabii bu süreçte avrupalılar GDO ile ilgili olarak halklarını çok iyi bilinçlendirdiklerinden amerika istediği satışları avrupada yapamadı. Bu bilincin gelişmesinin çok daha zor olduğu düşük gelirli ülkelere yöneldiler. Arjantin, Türkiye gibi… GDO 3 üründe varmış pamuk, soya fasulyesi ve mısır. Göğsünü gere gere sadece 3 ürün diyor Okan Bayülgenin programında GDO savunucuları. Bir de yetersiz GDO karşıtı oturtmuşlar tabiri caizse mostralık orda. GDO’culara soruyorum sadece mısırın 1200 çeşit gıda ürününde kullanıldığını bilmiyor musunuz? Neden karpuz değil de mısır acaba hiç düşündünüz mü? Bir süper markete girin ambalajlı ürünleri alın ve içierisindekilere bakın mutkala mısır ve mısırdan elde edilen E ile başlayan bir çok katkı maddesi göreceksiniz. Ben içinde mısır olan hiç bir ürünü almıyorum. GDO konusunu ayrıca bir başlık altında incelemek gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki isteyen istediğini yer de içer de….
    Site yöneticisine böyle bir duyarlılık gösterdiği için teşekkür ederim.


Sorunuzu / Yorumunuzu Aşağıya Yazabilirsiniz.
Lütfen yazı dili kurallarına saygılı olalım.


(Yazamıyorsanız Mozilladan deği Google Chrome ile giriş yapın.)